Kamuoyunda uzun süre tartışılan 11. Yargı Paketi, TBMM Genel Kurulu’ndaki görüşmelerin ardından yasalaştı ve 25 Aralık 2025 tarihli Resmi Gazete’deyayımlanarak yürürlüğe girdi. Pakette boşanma davaları ve süresiz nafakaya ilişkin sık sık gündeme getirilen değişikliğin yer almadığı görüldü. Hazırlık sürecinde Adalet Bakanlığı tarafından “Aile Hukuku Reformu” kapsamında gündeme getirilen; boşanma davalarının hızlandırılması ve süresiz nafakanın süreye bağlanması gibi maddeler, son anda paketten çıkarılmış, “boşanma kararının tazminat ve nafaka davalarından ayrılması” usulü ve “süresiz nafakanın sona erdirilmesi” tartışmaları“aile arabuluculuğu” konusu ile birlikte beklenen 12. Yargı Paketi’ne devredilmişti.
Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yaptığı açıklamalardan, nafaka konusunda bir değişikliğin 12. Yargı Paketi’nde de planlanmadığını anlıyor, kısaca açıklayacağım görüşlerim çerçevesinde bunu geçici olduğunu tahmin etmekle birlikte yine de olumlu yorumluyorum. Bu durum en azından sosyal medyanın tuzaklarının dışında tüm tarafların konuyu daha sağlıklı ve somut verilerle değerlendirmesi, kısa ve uzun vadeli fayda ve zararların dengelenmesi, somut adımlar atılırken tekil mağduriyetlerin etkisinden arındırılmış toplumsal yararın gözetileceği bir bakış açısı geliştirilebilmesi umudumuzu canlı tutuyor. Belirtilen bu bakış açısına katkı sunabilmek açısından yoksulluk nafakasına ilişkin bazı değerlendirmeler yaparsak;
Çeşitli yargı paketlerinin hazırlık süreçlerinde defalarca gündeme getirilen, kanaatimizce medya ve özellikle de sosyal medya üzerinden kontrolsüzce ‘köpürtülen’ süresiz nafaka konusunda yasama organı üzerinde adeta psikolojik bir baskı uygulanmakta. Belirtilen baskıya rağmen nafakanın süre ile sınırlandırılacağı bir yasal düzenleme yapılacağı hususunda bugüne kadar defalarca niyet beyanında bulunulmuş olmakla birlikte somut bir düzenleme yapılamadığını da görüyoruz. Sırf bu durum bile aslında konunun bazı kesimlerce gösterilmeye çalışıldığından çok daha farklı boyutlar içerdiği ve olası bir yanlış düzenlemenin toplumsal dengeler açısından onarılmaz hasarlar bırakabileceği gerçeğini ortaya koymakta.
Hemen her yargı paketi çalışması öncesinde ortaya konan öneriler içinde en çok dillendirilen formül, nafaka ödenme süresi belirlenirken evlilik süresinin esas alınması yönünde. Önceki dönemlerde hazırlanan taslak çalışmalarda nafaka süresinin, evlilik süresiyle orantılı olarak 3 yıl süren evliliklerde 5 yıl, 5 yıl süren evliliklerde 7 yıl, 10 yıl süren evliliklerde ise 12 yıl nafaka ödenmesi biçiminde yer aldığını görüyoruz.
Mevcut düzenleme (TMK md. 175.) “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek tarafın, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebileceği ve nafaka yükümlüsünün kusurununaranmayacağı” yönünde.
Tartışmalarda nafakanın “süresiz” olmasına dönük tepkiler gücünü yasanın “süresiz olarak” lafzından almakta, düzenlemenin tamamına ya da yargı içtihatlarıyla gelişen duruma bakılmamakta. Bu ise tartışmanın yanlış ve yanıltıcı bir zeminde akmasına neden olmakta. Bu nedenle bu konuda ilk söylenmesi gereken belki de nafakanın iddia edildiğinin aksine “süresiz” olmadığıdır. Aksi, bizi gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklemiş olmaya götürmekte, yine bir başka benzetme ile yanlış zeminde doğru binayı inşa etme olanaksızlığıyla karşı karşıya bırakmaktadır. Bu nedenle iş hukukunda yer alan “belirsiz süreli iş sözleşmesi” kavramından da yararlanarak hukukumuzda mevcut düzenlemede yoksulluk nafakasının süresiz değil de aslında “belirsiz süreli” olduğunu söylemek açıkçası durumu çok daha doğru ifade etmek olacaktır. TMK 176. Maddesine göre yoksulluk nafakasının, nafaka alacaklısının yeni bir evlilik yapması veya taraflardan birinin ölümü ile kendiliğinden kalkacağı gibi nafaka alacaklısının bir başkası ile fiilen evliymiş gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması ya da haysiyetsiz hayat sürmesi nedeniyle mahkeme tarafından kaldırılabileceği, ayrıca tarafların mali durumlarındaki değişikliğe göre artırılıp azaltılabileceği görülmektedir. Yargıtay uygulaması da bu yöndedir. Koşulları oluştuğunda kaldırılabilen, azaltılabilen ve hatta bazı durumlarda kendiliğinden sona erebilen bir yükümlülüğün süresiz kabul edilmesi aslında mümkün değildir.
Tanınmış bazı isimlerin ödediği astronomik rakamlar ya da çok istisnai olarak yaşanan bazı örnekler üzerinden gidilerek nafaka miktarları konusunda genellemeler yapmak da bizi yanlışa götürmektedir. İncelendiğinde hükmedilen nafaka miktarlarının çoğu zaman nafaka alacaklısı taraf olan kadınların hayatını idame ettirmesi için yeterli olamadığı görülmekte, boşanma ya da nafaka davalarında nafakaya hükmedilmemesi ya da düşük hükmedilmesi için gerçek gelirin olduğundan düşük gösterildiği, nafaka alacaklısının hükmedilen nafaka alacağına ulaşmakta oldukça zorlandığı gibi birçok başkaca mağduriyet de yaşanmaktadır.
Tartışmaların kadın – erkek zıtlığı üzerine inşa ediliyor olması da hem yanıltıcı hem de konunun toplumsal barışı son derece olumsuz etkileyen bir yönüdür. Bilindiği üzere Yasada “boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek tarafın” nafaka talep hakkı düzenlenmiş olup mevcut düzenleme kadın-erkek eşitliği temeline dayanmaktadır. Koşulları varsa erkek de kadından nafaka isteyebilmektedir. Ülkemizde yoksulluk nafakasından yararlananların daha ziyade kadınlar olmasından yola çıkılarak bunu “kadınlara sağlanmış haksız bir ayrıcalık” ve “kadınları boşanmaya özendiren bir durum” gibi göstermek büyük bir yanlıştır.
Sayın Adalet Bakanının da ifade ettiği gibi çok katmanlıdır. “Kadınların yoksulluk nafakasını geçim kaynağı haline getirdikleri” yönünde sanal ve yanıltıcı tartışmalar yürütmek yerine kendimize nafaka alacaklısının neden ezici bir çoğunlukla kadınlar olduğu sorusunu sormalıyız. “Yoksulluk nafakası ihtiyacının toplumsal yapımızdan kaynaklandığı, kız çocuklarının eğitime, kadınların istihdama katılma oranlarının düşüklüğü, özellikle kadının çalıştırılmaması nedeniyle boşanma sonucunda ortada kalabildiği, ev içi hizmetlerin çoğunlukla kendisinden beklenen kadınların kamusal alanda yeterince yer alamadığı ve ekonomik bağımsızlığa sahip olamadığı, annelik durumu ve evdeki geleneksel iş bölümü nedeniyle kadınların çoğu zaman erkeklerden daha zor iş bulduğu, kadının çalışmasını kolaylaştıracak kreş, emzirme izni, doğum izni gibi müesseselerin de fiilen etkin olarak uygulanmadığı” gibi somut gerçeklerin üzerinden atlayarak yapılacak her düzenleme soruna çözüm getirmek bir yana daha da içinden çıkılamaz hale getirecek ve yeni mağduriyetler yaratacaktır.
Belirtilen nedenle nafakanın sınırlandırılmasına yönelik girişimler aslında kadınları daha da yoksullaştırmaya yönelik büyük riskler taşımaktadır. Nafakanın kaldırılması ya da süre ile sınırlandırılması, evlilik her açıdan tükenmiş olsa dahi ekonomik kaygılar nedeniyle kadınlar yönünden boşanma kararı vermeyi zorlaştıracak önemli bir etken olacak, kadınların şiddet, sadakatsizlik ve buna benzer olaylara tahammül göstermek zorunda bırakacaktır. Bu nedenle toplumsal olarak kadını eve hapseden anlayışı güçlendirme, kadına karşı şiddeti, kadın cinayetlerini artırma potansiyeli taşımaktadır.
Yapılması gereken nafaka süresi ve miktarını azaltmak değil, kadını nafakaya muhtaç olmayacak düzeye getirmektir. Bu ise yasalardaki eşitliğin bilinçlere de her anlamda yerleştirilmesi, kız çocuklarının erken evliliklerden korunması ve eğitim imkânlarından eşit oranda yararlandırılması, bu imkânlardan yararlanamamış kadınlarımızın kurslar vd. yollarla meslek edinmelerinin sağlanması, kadın istihdamına ve kadın girişimciliğine yönelik teşviklerin artırılması, çocuk bakımına yönelik analık izninin ebeveyn izni olarak yeniden düzenlenmesi, çalışma saatleri ile uyumlu, ücretsiz ve erişilebilir kreş imkânının sağlanması, kadın çalışanların ücretlerinde ayrımcılığa gidilmesinin önüne geçilmesi vb. yapısal çalışmalarla mümkündür. Kadın ile erkek arasındaki yasalar önündeki eşitlik toplumsal yaşama da tam olarak yansıdığında, nafaka sorunu zaten ortadan kalkacaktır.
Bakan Gürlek’in açıklamalarından, beklenen 12. Yargı Paketinde aile hukuku açısından ağırlıklı olarak çekişmeli boşanmalarda arabuluculuk ve yargı süreçlerini hızlandırmaya odaklanıldığı anlaşılmaktadır.
Yargı süreçlerinin uzunluğu, uzayan sürenin bireysel ve toplumsal olarak yarattığı maddi manevi zararlar herkesin mutabık olduğu bir konudur. Aslında adalete erişimde sürelerin uzunluğu yargının her alanında yaşanmakta ve büyük mağduriyetler yaratmaktadır. Ancak konu toplumun temel taşı olan aileyi ilgilendirdiğinde elbette daha da önemli bir boyut kazanmaktadır. Konu, yoksulluk nafakası kadar olmasa da aslında birçok defa kamuoyunun gündemine gelmiştir. Adalet Bakanlığı’nın 2025-2029 Yargı Reformu Stratejisi Eylem Planı’nda, aile hukukundan doğan yargılamaların uzamasının taraflar ve müşterek çocuklar üzerinde doğurduğu olumsuz sonuçlara değinilerek boşanma hukukunun aksayan yönlerinin yeniden ele alınacağı, aile mahkemelerinin kuruluşu ve yargılama usulüne ilişkin çalışmalar yapılacağı ve özellikle “şiddet içermeyen aile uyuşmazlıklarında” aile hukukunda arabuluculuk müessesesinin getirileceği ifade edilmiştir. Şimdi beklenen 12. Yargı Paketiyle beraber “Boşanma davalarında yeni bir dönem başlıyor”konusu yenden gündeme oturmuştur.
TÜİK’in 2025 verilerine göre Türkiye’de geçen yıl 193 bin 793 çiftin boşandığı; 191 bin 371 çocuğun da bu boşanma süreçlerinden etkilendiği anlaşılmaktadır. Bu rakamlara ve daha da önemlisi “aile kurumunun” özellikle Türk toplumu için önemine bakılınca konu eşler arasındaki bir uyuşmazlık olmaktan öte önemli bir toplumsal meseledir. Gerek yargının iş yükünün azaltılması gerekse uyuşmazlıkların barışçıl bir yolla kısa sürede çözülmesine ve dolayısıyla toplumsal barışa katkısı dava şartı arabuluculuk müessesesinin güçlü yönleridir. Adalet Bakanlığı verileri, 2025 yılında arabuluculukla 1 milyon 124 bin 200 dosyada anlaşma sağlandığını göstermektedir. Ne var ki aile hukuku yukarıda belirtilen özellikleri nedeniyle “arabuluculuğa elverişlilik” konusunda hakikaten ince elenip sık dokunması gereken bir alandır. Mevcut düzenlemede her türden Aile Hukuku uyuşmazlığı değil, sadece tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri Aile Hukuku uyuşmazlıkları arabuluculuğa elverişli kabul edilmektedir. Aile Hukukunda dava şartı arabuluculuk uygulaması ise henüz yoktur. Aile kurumunun yapısı ve ilişkilerin iç içe geçmiş çok katmanlı yapısı gereği bu Aile Hukuku uyuşmazlıklarının çoğunun tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği uyuşmazlıklar olduğu açıktır. Bu nedenle de mevcut düzenleme uyarınca önemli bir kısmı arabuluculuk kurumuna elverişli değildir. Zaten bu nedenle de çok sayıda uygulama örneği bulunmamaktadır. Aile Hukuku uyuşmazlıklarından sadece boşanmanın fer’îlerinden olan maddî ve manevî tazminat talebi, mal rejimlerinin tasfiyesi, nişanlanmanın sona ermesinin bir sonucu olan hediyelerin geri verilmesi, maddî ve manevî tazminat talepleri arabuluculuk kurumuna elverişli kabul edilmektedir.
Boşanma davalarının dava şartı (zorunlu) arabuluculuk aşamasına tabi olmasınınözellikle kadınlar bakımından bir takım sakıncaları hukukçular tarafından sıkça gündeme getirilmektedir. Mevcut hukuk düzeninde boşanma konusu münhasıran mahkemelerin yetkisindedir. Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesine göre anlaşmalı boşanmada bile hâkimin tarafları bizzat dinlemesi, iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın mali sonuçlarıyla çocuklara ilişkin düzenlemeyi uygun bulması gerekmektedir. Bu alanda aile mahkemesi hâkiminindenetimi özellikle korunmaktadır.
Diğer yandan 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanununda yer alan düzenleme, aile içi şiddet iddiasını içeren uyuşmazlıkların arabuluculuğa elverişli olmadığı yönündedir. İşte bu noktada akıllara önemli bir soru düşmekte. “Şiddet içermeyen Aile Hukuku uyuşmazlığı” bu durumu dava şartı yapabilecek oranda var mıdır? Şiddet olgusu çoğu zaman, yargılama yapılmaksızın tespit edilemediğinden aslında “şiddet içermeyen” kıstasını pratikte uygulamak pek de mümkün görünmemektedir. Zira şiddet sadece fiziksel şiddetten ibaret olmayıp, psikolojik, cinsel ve ekonomik şiddet şeklinde de var olabilmektedir. Yine fiziksel şiddetin varlığını her zaman darp raporu ile ispat etmek de mümkün değildir. Bu durumda şiddetin varlığının tespiti için yargılama faaliyeti gerekeceğinden, uyuşmazlığın arabuluculuk yolu ile ele alınıp çözümlenmesi, yargılama faaliyetinin devri ve taşeronlaşması anlamına gelmeyecek midir?
Hak değil, menfaat temelli olan arabuluculuk sisteminde tarafların menfaatlerinikoruyabilmek bakımından birbiri karşısındaki fiziksel, ekonomik, sosyal ve psikolojik denklikleri önemlidir. Aile Hukuku uyuşmazlıklarında tarafların fiziksel yapıları ve toplumsal anlayışlar nedeniyle bu denkliğin kadın aleyhine bozulduğu açıktır. Mahkeme tarafından yapılan yargılamada devletin gücü ve otoritesi ile görece güçsüz olan kadına erkeğin itirazlarına karşın hakkı teslim edilerek bu denklik sağlanırken bu denetimden mahrum kalacağı arabuluculuk sürecinde güçlü taraf karşısında korunması neredeyse imkansız olacaktır.
Boşanma aşamasındaki eşler arasında öfke ve hiddet duygusu çok güçlü olduğundan bu aşamada şiddet ve tehdit olaylarının daha da fazla gerçekleştiği uygulamacılar tarafından çok yakından bilinmektedir. Bu durumda görüşmeyi yapacak olan arabulucunun da arabuluculuk aşamasında yüz yüze gelmesi gerekecek olan tarafların (ve asıl olarak güçsüz olan kadının) da güvenliğinin sağlanması konusunda ciddi riskler bulunmaktadır. Bu risklerin bertaraf edilmesi oldukça zordur.
Boşanma davalarında şiddet olaylarının olmaması halinde, tarafların bir araya gelebilmesi ve anlaşabilmesi daha mümkün olduğundan, zaten mevcut düzenlememizde bulunan ve oldukça yerleşik olan anlaşmalı boşanma yöntemi ile boşanmaların kısa ve pratik şekilde çözülebilmesi mümkün olmaktadır. Mevcut hukuk sistemimizde avukatların zaten uzlaştırma yapma, tarafları sulhe teşvik etme hak ve yetkileri bulunmaktadır. Birçok meslektaşımızın mesleki sorumlulukla tarafları en az yıpratarak gerçekleştirmeye çalıştıkları “anlaşmalı boşanma” süreci tam da böyle bir şeydir. Bu süreçte bile taraflar arasında psikolojik şiddet ve tehdit ihtimali bulunuyor olması nedeniyle Aile Hakimi TMK 166/3 gereği açılan anlaşmalı boşanma davalarında dahi avukatların beyanı ile yetinmeyerek tarafları duruşmada bizzat dinleyerek hür iradeleri ile belirlenen koşullarda boşanmayı kabul ettikleri kanaatine vardıktan sonra hüküm vermektedir. Kamu düzeninden olan bu husus son derece kritik önemdedir.
Bakanlığın yaptığı açıklamada, boşanmanın yan unsuru olan ve birlikte görülen velayet, nafaka, tazminat vb talepler nedeni ile davaların uzun sürdüğü, tarafların daha kısa sürede boşanabilmeleri bakımından diğer taleplerin boşanmadan ayrılması yönünde bir çalışmanın yapıldığı belirtilmiştir. Ancak bilindiği üzere boşanma talebi konusunda karar verilebilmesi için asıl olarak tarafların kusur durumuna ve ağırlığına bakmak, buna göre davayı sonuçlandırmak gerekmektedir. Tespit edilecek kusur,tazminat ve nafaka taleplerinin değerlendirilmesinde de belirleyicidir. Belirtilen unsurların davaların uzamasına neden olması; tanık dinlenmesi vb delillerin toplanıp değerlendirmesi aşamalarıyla kusur tespitinin zaman almasındandır. Hal böyle olunca kusur tespiti her iki talep grubu bakımından ayrı ayrı yapılamayacağına göre pratikte aslında sürede önemli bir farklılık yaratmayacağı açıktır. Bununla birlikte özellikle ekonomik açıdan güçsüz olan eşin (ki genelde kadındır), boşanma kesinleştikten sonra açılacak ayrı davalarda yeniden usulü aşamalara tabi olup nafaka ve tazminat taleplerinin çok daha geç ve güç yerine gelebileceği ortadadır. Bu durumda gerek süreden yana gerekse ayrıca karşılayacağı ilave vekalet ücreti, harç vd yargılama giderleri nedeniyle ekonomik olarak da yeni mağduriyetler yaşanması çok olasıdır. Bu durumun kadınların mali haklarına kavuşmasının önünde büyük engeller yaratacağı düşünülmektedir. Diğer yandan nafakanın aciliyet gerektirmekle, mümkün olan en kısa sürede ve etkili şekilde ele alınarak karara bağlanması gerekmektedir.
Boşanma sonrası açılacak olan velayet davalarında ise çocukların menfaati göz önüne alınırken süreç uzadıkça çocuklar açısından artacak olan belirsizlik ve sonucunda da travma ihtimali de yeni düzenleme açısından göz ardı edilmemesi gereken bir husustur. Bir diğer konu da farklı yargıçlar tarafından ele alınacak ayrı davaların nafaka, tazminat, velayet konularında davacı açısından tutarlı olmayan kararlar verilmesi sakıncasını beraberinde taşımasıdır.
Sonuç olarak “Önce boşanma, sonra nafaka, tazminat ve velayet” formülü boşanma sürecinin ve mahkemelerin iş yükünü azaltmak açısından ilk bakışta yenilikçi bir yaklaşım gibi görünse de ekonomik açıdan güçsüz olan eşin (ki genellikle kadındır) mağduriyet yaşamaması, çocukların velayet sürecinde haklarının korunması, Mahkeme kararlarında tutarlılığın sağlanabilmesi gibi gereklilikler göz önündebulundurulduğunda önemli sakıncalar içermektedir. Bu sakıncaların giderilmesi konusunda hassas bir çalışma yapılması, hatta aslında oturmuş ama teknik bazı nedenlerle ağır işleyen mevcut sistemi bozmak yerine “Aile Mahkemelerinin kuruluş ve işleyişlerini, kadrolarını, ödeneklerini, boşanma davalarında avukatların yetkilerini, mahkemelerde görevli uzman sayısı ve yetkilerini, istinaf ve temyiz süreçlerini vb. yeniden gözden geçirerek mevcut düzenin çok daha etkili ve seri çalışmasını sağlayacak düzenlemelerin yapılması” çok daha yararlı olabilecektir.
Av. Elif Eskin











